Çok da uzak hissettirmeyen distopya: Damızlık Kızın Öyküsü

Dizisini izleyeli epey oldu, ilk sezonları epey önce, son sezonu yayınlandığı hafta sanırım. O zamandan beri üzerine iki kelam edeyim, içimdekini dökeyim der dururum ama o gün bugünmüş.

The Handmaid’s Tale’de çevre/iklim krizi ve çözüm bulamayan devletlerle yozlaşan toplumların bir araya gelmesiyle ABD içinden çıkan köktenci bir hareket ülkenin büyük kısmını ele geçirir ve Gilead adıyla devletleşir. Görünüşte bir tür dine dönüş önerirler ama iktidar olmak farklılaştırır ve sonuçta da Gilead rejimi, dinî metinleri kendi iktidarını sürdürmek için araçsallaştıran bir rejime dönüşür. Gilead, özellikle Eski Ahit’ten alınan metinleri seçici bir şekilde yorumlayarak kadınları devlet ve toplumun söz ve karar haklarından uzaklaştırır, sosyal yaşamlarını da ev ve aileyle sınırlar. Kadınların çoğunun kısır olduğu (erkeklerin ne kadarının “normal” kaldığı konusu pek işlenmez) bir dünyada halen doğurganlık yeteneği olanları ile “damızlık” statüsüne indirger. Bu durum, Michel Foucault’nun iktidar ve söylem teorisinin bir yansıması gibidir adeta; “iktidar, bireylerin düşünce ve davranışlarını şekillendirmek için söylemi kontrol eder ve kurumsallaştırır”  Gilead rejimi de benzer bir mekanizmayı kullanarak dinî söylemi kadın bedenleri üzerindeki denetimini meşrulaştırmak için kullanır.

Kadın haklarının bastırılması ve kadınların rollerinin doğurganlık potansiyellerine indirgenmesi eserin temel temasıdır ve bu durum da Simone de Beauvoir’un Kadın: İkinci Cins adlı eserinde belirttiği gibi, kadınların toplumsal rollerinin tarih boyunca biyolojik farklılıklarla temellendirilmesi ve bu durumun da kadınları özne olmaktan çıkarıp nesne haline getirmesiyle uyumludur. Beauvoir’un eleştirel anlamda söylediği “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” tespitini adeta bayrak yapmış gibidir Gilead rejimi ve bu cinsiyetçi anlayışı kurumsallaştırarak kadınları biyolojik rollerine hapseder ve onların birey olma potansiyelini yok eder.

Hannah Arendt’e göre, totaliter rejimler bireylerin haklarını yok sayarak toplumsal yaşamı homojen bir yapıya indirgemeye çalışır. The Handmaid’s Tale’de Gilead rejimi, bireylerin özgürlüklerini dinî gerekçelerle ortadan kaldırarak bir tür totaliter teokrasi kurar. Bu sistemde yalnızca kadınlar değil, erkekler de özgürlüklerinden mahrum bırakılır; ancak kadınlar, biyolojik işlevleri nedeniyle daha ağır bir baskıya maruz kalır.

Karl Marx, dinin “halkın afyonu” olduğunu ifade ederek dinî kurumların (tam da kurumsallaştıkları ölçüde, çünkü kurum olarak varlıklarının devamı, modern devletler çağında ancak devlet/iktidarla uyumlu olabilmelerine/kalabilmelerine bağlıdır) baskıcı sistemlerin bir aracı haline geldiğini belirtmiştir. Marx’a göre, (bu kurumlaşmış haliyle) din, mevcut toplumsal düzeni meşrulaştırarak insanların özgürleşme potansiyelini engeller. Gilead rejiminde de din, kadınların bedenlerini kontrol altında tutmak ve mevcut düzeni sürdürmek için kullanılır. Bu, Marx’ın teorisiyle uyumlu bir eleştiri sunar.

Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı ise dinî kurumların yalnızca baskı araçları değil, aynı zamanda ideolojik hegemonyayı kuran bir mekanizma olduğunu vurgular. Gilead rejimi, kadınlara “koruma” vaat ederek onları “özgürlük” yerine “güvenlik” ideolojisine yönlendirir.

The Handmaid’s Tale, dinî dogmatizmin bireysel haklar ve toplumsal eşitlik üzerindeki yıkıcı etkilerini edebiyat aracılığıyla ortaya koyarak dinin yanlış kullanımıyla kadınların marjinalize edilmesini ve toplumsal özgürlüklerin baskı altına alınmasını eleştirir.

Halen toplumun seküler kesimleri de dahil çok büyük bir kısmı için, bir tür yan mücadele gibi görülen birey ve kadın haklarının gelişmesi üzerine herhalde halen temel olarak dikkate alınması gereken kavramlar, daha uzun süre değişmeyecek ama bunların toplumda yaratacakları değişimler, ilerlemenin ateşini harlayacak:

·         John Stuart Mill’in ifade ettiği gibi, özgürlük ancak bireylerin eleştirel düşünme yeteneği kazandığı bir eğitim sistemiyle sağlanabilir. Eğitim, bireylerin dogmatik inançları sorgulamalarını teşvik etmelidir.

 Laiklik ilkesi, dinin bireylerin özgürlükleri üzerindeki etkisini sınırlamak için bir araç olabilir.

 Toplumsal cinsiyet eşitliği, yalnızca bir hak değil, aynı zamanda özgür bir toplumun temel taşıdır. Simone de Beauvoir’un dediği gibi, kadınların eşit birer özne olarak tanınması, insanlık için bir zorunluluktur.

Yorum Gönder

0 Yorumlar