Kimler ve neden sosyal yardım alıyorlar?

                 İstihdamdan kaçış ya da yer yer kayıtdışı çalışma gibi olguları beraberinde getirse de sosyal yardımların Türkiye’de faal ve yedek işgücü ordusu arasındaki hareketliliğin ve yedek işgücü ordusunun farklı parçaları arasındaki ilişkinin düzenlenmesinde bir işgücü piyasası politikası olarak işlev görme eğilimi taşıdığı söylenebilir. Türkiye’de 2000’lerde mülksüzleşme temelinde yaşanan geniş işçileşme süreci, yedek işgücü ordusunun, tarımdan kopan nüfus kesimlerinden oluşan saklı parçasından kentlerde ve sanayi merkezlerinde üretime katılıp işsiz kalanlardan oluşan akıcı ve tümüyle düzensiz işlerde çalıştırılan durgun parçalarına doğru gerçekleşen büyük nüfus hareketlerine temel oluşturmuştur.

Ak Parti’ye verdikleri söylenen destekle anılan ve tam da bu yüzden her daim eleştirilen ve horlanan sosyal yardım alan kesimin aslında nasıl ortaya çıktığına ilişkin yapılagelen tespitleri yukardaki alıntı bir parça geneller sanıyorum. Her çeşit ötekileştirici ve yavan söylemleri bir kenara bırakıp işin sosyolojik ve ekonomi-politik nedenlerini ortaya çıkarmaya azmetmiş bir çalışma var; Denizcan Kutlu’nun derlemesiyle “Sosyal Yardım Alanlar; Emek, Geçim, Siyaset ve Toplumsal Cinsiyet”.

Çalışma hem -ortak özellikleri demesek de-, “kendilerini” bir anlamda “eğitimli” ve “yerleşik” gören, orta ve orta üst gelir grubuna dâhil kesimlerden kimilerinin “sürekli” “eleştirilerinin” neden temelsiz ve sadece bir kahvehane sohbeti kıvamında olduğunu ortaya koyarken bir yandan da devlet (yani toplum) kaynaklarıyla sosyal yardım dağıtan iktidardan kimselerin de “yardım karşılığı oy” beklentilerinin çok da beklendiği ve düşünüldüğü kadar karşılığının olmayabileceğine de işaret ediyor.

Yukardaki alıntı “Türkiye’de 2000’lerde mülksüzleşme temelinde yaşanan geniş işçileşme süreci”ne işaret ediyordu. Yani bir yandan AB süreci kaldıracıyla yurtdışından –benzer klasmandaki ülkelerle karşılaştırıldığında mütevaziden hallice ama Türkiye’nin alışkın olduğunu tutarlarla karşılaştırıldığında iyice- tutarlarda kaynakların geldiği, iktidarca da -her sektörden çok- desteklenen inşaat sektörü aracılığıyla değerlenen arsalara dayalı sermaye birikimiyle piyasada dolaşan –ve bölüşüme giren- paranın çoğaldığı yıllar. Bölüşüme girdiği için neredeyse hemen herkesin bir “pay” aldığı, aldığı için de Ak Parti’ye ekonomi üzerinden yapılan eleştirilerin pek tutmadığı, muhalefetin “laiklik” üzerinden kendini var kıldığı, silahlı bürokrasinin arada vesayet hatırlatması yaptığı ama geleneksel sağ seçmenin neredeyse blok halinde Ak Parti’ye oy verdiği zamanlar. İnsan, o zamanki muhalefet, yukardaki gibi çalışmalara dikkatli bir özenle eğilseydi şu an farklı zamanlarda olurduk belki demeden edemiyor ama Engels’in dediği gibi, “tarihte her ne olmuşsa, başka türlü olamadığı için öyle olmuştur.” Yani bir anlamı yok.

Alıntının hissedilir soğukluğu, şeytanın ayrıntıda gizli olacağı gerçeğini unutturmamalı. 2000’lere kadar bu ülke insanlarının “mülksüzleşme” sorunları pek de yoktu dersek iddialı gelmesin, çünkü 2000’lere kadar yaşanmış iç nüfus hareketlerinin hemen hepsinde göç edenler bir şekilde mülklenmişti. Kısaca 1950’lerde, 70’lerde, 80’lerde ve 90’larda yoğun yer değiştirmeler –ki büyükçe kısmı Trakya, Karadeniz, İç ve Doğu Anadolu ve son olarak da Güneydoğu’dan çıkıp başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlere ya da sanayisi olan batı şehirlerine doğru. Çıktılar, gidecekleri yere gittiler, ama satın alarak ama hazine arazisine, gecekondularını yaptılar, mahalleleştiler vs. Yani sonunda mülklendiler. 2000’lerde ise durum değişti, o zamana kadar Anayasal barınma hakkına ilişkin pek de bir şey yap(a)mayan, yap(a)mayınca da –bari- yapılmışa pek de “kızmayan” devletin bakışı, 1999 depremiyle değişmek zorunda(!) kaldı. Gecekondular riskli olunca oluşan boşlukta toplu konut, oradan konut ve lüks konut –rantıyla beraber- inşaat sektörü himaye edilesi kadar popüler oldu. Bir ara memleketin taşını toprağını sahiden altın eden inşaat sektörü, pump yapan arsa maliyetlerini çoğu taze göçmen olan ucuz işgücü ile dengelemeye gidince ve emek yoğun sektörlerde de benzer gelişmeler paralel yaşanınca, toplumun bir kesimi “devredilemeyen, sonlandırılamayan yoksulluk” (s. 26) girdabına yakalandı. Aslında yapısal bir sorunun sonucu ve çıktısı olan bu kesim de sosyal yardımlarla ayakta kalmaya çalıştı ve çalışmakta.

Bir başka açıdan, belki de, sosyal yardımlar, yardımı alanlardan çok, yardımsız ama kararınca yaşayabilen orta/yeni orta sınıfın takdir ve oy teveccühünü artırıyordur daha çok. Öyle ya, sosyal yardımlar olmazsa bu kesimin “yüklerinin” kendi üstlerine kalacağını ve ‘yoksullaşmalarına’ neden olacağını bildiklerini düşünmemek için bir neden yok sanki. Bir de, sosyal yardımların ‘koridor’ etkisi de önemli olmalı. Bu haliyle, ‘devlet güçlüdür’ genel kabulünün çürüdüğü alan olarak görülebilir sosyal yardımlar. Devletin gücü daha çok, yardım alanların ‘kanaat etmesini’ sağlamada var olmakta çünkü.

Metropol yerellerinde iç göçün yansıması ‘hemşeri(ci)lik’ örgütlenmelerinde somutlanıyor. Bu tip yan yana gelişler, ayrı veya yakın mahallelerde gecekondular oluşturma –birbirine sahip çıkma, yerelin -kuşak değiştirmiş- asli unsuru oldukça da dernekleşme şeklinde bir takip zincirini içeriyor. Yerelin ‘güçsüz devlet’ kaynaklı imar/mülkiyet, iş/geçim sorunlarının bir parçası ve çözüm kanalı haline geliyorlar ama aynı zamanda orta sınıflaşmış olmanın da etkisiyle muhafazakâr partilerle etkileşimli ve onlar üzerinden de siyasal iktidarlarla ilişkili oluyorlar.

Bir diğer –ama kalıcı olmayan- örgütlenme biçimi de, sorunların aleyhlerine çözülme ihtimallerinde ağırlıklı gündeme gelen mahalle temelli dernekleşmeler oluyor, yıkıma / kamulaştırmaya karşı vb.

 (Yoksullar / sosyal yardım alanlar) mutsuzlaşarak Hegel’i, öfkelenerek Nietzsche’yi çağırmaktalar. İlki burjuva aydınlanmasının güdüklüğünü, ikincisi ise umarsızlığını ve dermansızlığını yansıtmaktadır.

En önemli hususlardan biri, SYA’ların, devlet tarafından ‘çalışmamaya meyilli, tembel’ olarak nitelendirilmesi ve SY programlarının bu anlayış etrafında şekillendirilmesidir. Daha da ötesi bu anlayışın toplum tarafından da kabul görüyor olmasıdır.

Devlet 2000’li yıllar sonrasında ‘doğru’ bir yaklaşımla SYA’ları istihdam edilmeye yönlendirme yönünde çalışmalar başlatmıştır. Ancak bu çalışmaların ne kadar doğru uygulandığı tartışmalıdır. Gerek meslek edindirme kurslarının, gerekse işe yerleştirme amaçlı yönlendirme yapması istenen danışmanların yetersizliği, zaten varolan yüksek işsizlik oranlarıyla bir araya geldiğinde, gerçekleşen tek uygulamanın İşkur ile kendi yerelindeki sosyal yardım danışmanı çalışanı tarafından ‘çalışabilir’ diye nitelendirilen SYA’ın işe başlama eğitim programı vs. adı altında bir işyerinde düşük ücretli, SGK pirimi İşkur’ca karşılanan, süreli/güvencesiz ve çoğu durumda vasıfsız çalışması olmuştur. (s.56)

Yoksulların çalışmadıkları için yoksul oldukları, çalışırlarsa yoksullukyan kurtulacakları anlayışı, ülke gerçekleriyle uyuşmamaktadır. (s.74)

Küresel Güney’de ustalaşma sürecinin izleri, neoliberal ekonomi-politika uygulamalarının öncesine dayanmaktadır. Kalkınma (ve modernleşme) sürecinde geçimlik köylüler ücretli işçiye dönüşürken, yeni proleterleşen işçilerde görülen eğilim, formel ücretli emek içerisinde yer alamamak biçiminde gerçekleşmiştir. Tüm bu anlatılar kapsamında düşünüldüğünde, sermaye için nasıl emek üretileceği şeklindeki sorun alanından, emek için nasıl geçim üretileceği sorun alanına doğru bir kaymadan söz etmek mümkündür. (s.83)

Yaygın kanının aksine, sosyal yardımlar, yardım alanları –kendi istekleri dâhilinde- işgücü piyasası dışında kalmaya yönlendirmemekte; ancak yer yer sigortasız çalışmayı kabule yol açmaktadır. Dolayısıyla sosyal yardımlar, yardım alanların işgücü piyasası ile kurduğu ilişkiyi kesintiye uğratmayıp, kurduğu ilişkinin niteliğini belirleyen bir etkide bulunmaktadır. (s.94)

İktidarın son birkaç aydır ülkeyi “ucuz işgücü maliyetli” üretim üssü (Çin modeli ya da ucuz ihracata dayalı TEM) haline getirme politikasının altyapısının –diğer bütün faktörlerde havada kalıyor olsa da- en azından bu bağlamda ‘kısmen hazır’ olduğu düşünülebilir. ASPB’nın birkaç ay önce bir soru önergesine verdiği yanıt, SYA’ların altı milyonu aşkın haneye ulaştığını ortaya koymuştur. Bu kabaca 6 ile 9 milyon arası çalışabilir işgücü anlamına gelebilir. Buraya kadar yazılanlardan ve aktarılanlardan yola çıkarsak, bu 6 ile 9 milyonluk işgücünün ciddi bir kısmı için ‘kabul edilebilir’ olacaktır.

SY’lara ilişkin temel eksiklerden biriside konunun doğrudan bir yasasının olmayışı, farklı yasalarla çerçevelenmesi ve kimi ‘muhtaçlık’ başlıkları altında farklı yasa ve mevzuat içerisinde yer alıyor olması, kimi başlıkların ise sadece idarenin inisiyatifine bırakılmış olmasıdır. Bu durum hem alanın düzgün tarif ve işleyişine engel oluşturmakta hem de sosyal yardımı idari uygulamada tanımları belli, yargının denetimine açık bir hak tanımından çıkarıp siyasal bir partinin –devlet/kamu imkânlarıyla- yürüttüğü bir işlev haline gelmesinin yolunu açmaktadır.

                Sosyal yardımları, sosyal yurttaşlık zemininde sosyal hakların oluşumuna dönük temsil ve pazarlık ilişkileri içerisinde toplu istemlerin ardından kazanılmış ve devlete karşı ileri sürülebilen bir hak olmaktan kaynaklı olarak yaptırıma dayalı bir yasal hak temeli olan bir uygulama; yardım alanları da sosyal devlete karşı bir hak iddia eden sosyal hak sahib yurttaşlar olarak görmek olanaklı gözükmemektedir. Böylelikle, yardım alanların, temsil ilişkilerinden arındırılmış, kamudan istem potansiyeli zayıflatılmış, yararın içeriğine dönük pazarlık olanağı yok sayılmış, dolayısıyla sosyal ‘yurttaşlık statüsü adeta sona ermiş’ bireyler ya da bireyler toplamı olarak, sosyal haklar rejimine içerildiğini söylemek mümkündür. (s.124)

                …yoksulluğun, çok boyutlu ve kuşaklararası miras olarak alınabilecek bir sosyal risk olduğu göz önünde bulundurulduğunda, yoksulluğa yönelik dolaysız müdahale biçimlerinin, diğer sosyal politika araçları (kamu harcamaları, vergileme, piyasa müdahale araçları, işsizlik sigortasını da kapsayan sosyal sigortalar, sosyal hizmetler) ile birlikte yürütülmesi koşuluyla başarılı sonuçlar verebileceğini söyleyebiliriz. (s.188-189)

Muhafazakâr toplumda sosyal yardım, verenin sadakası / zekâtı, alanın ise “şükrü/minnettarlığı” ile karşılanmalı anlayışı hâkimdir. Bu anlayış hem “hak” olgusunu zedeler hem de “veren/alan”ın sosyal statülerini belirler.

                Geleneksel toplumsal cinsiyet normlarına ilişkin kabullerin sosyal politika ve uygulamalara taşınması, kadınların sosyal yardımlar aracılığıyla ev içi işlerin yegane sorumlusu olarak görülmesinin devamına yol açmaktadır. Kadınların rollerinde herhangi bir dönüşüm yaratma amacı taşımayan yardımların, kadınların yaşamlarında dönüştürücü, güçlendirici ve özgürleştirici bir karşılığı bulunmamaktadır. Aksine, birer lütufmuş gibi sunulan bu yardımlar, kadın yoksulluğunu hafifletmediği gibi kadınların bağımlı konumlarını ve cinsiyetçi işbölümünü de pekiştiren bir nitelik taşımaktadır. Yararlanıcıları olan kadınlarda değersizlik duyguları oluşmasına yol açan yardımları, kadınları hak sahibi yurttaşlar olarak gören sosyal politika uygulamaları olarak tanımlamak da tüm bu nedenlerle bir yanılsama olmaktan öteye geçmemektedir. (s.205)

                Sosyal psikoloji literatüründe öz saygı düzeyinin ölçümünü ve düzeyini belirleyen bireysel özellikler farklı araştırmacılarca ortaya konmuştur. Yüksek öz saygı düzeyi ile bağdaştırılan davranışlar; ‘başarılı olma isteği’[1]; ‘iyimserlik, sosyal yönden bağımsız, etkin, girişken, yaratıcı, araştırmacı, yeni fikirlere açık, sevecen, sorumluluk sahibi olmak’[2]; ‘kendisine saygı duymak, toplumda değerli bir kişiliğe sahip olma hissi, yeni durumlarla karşılaşmaktan çekinmeme’[3] olarak kabul edilmektedir. (s.209)

                Diğer yandan düşük öz saygıya sahip olma belirtileri ise yukarıda ifade edilen özelliklerin olumsuzlanması olarak da düşünülebilir:

·         Kendisini kabul etmeme, kendisini küçük görme, kendi benliğini reddetme, kendisine saygı duymama, doyumsuzluk (Rosenberg)

·         Aşağılık duygusuna sahip olma, kendisine güveni olmama, utanma, kaygılı, ürkek, inançsız, pasif olma (Cooper-Smith)

·         Çekingen davranma, başarısız olma kaygısı, reddedilme korkusu, içine kapanık, bağımlı, önyargılı olma. (Wells ve Marwell). (s.209)

Sosyal Yardım Alanlar - Emek, Geçim, Siyaset ve Toplumsal CinsiyetSosyal Yardım Alanlar - Emek, Geçim, Siyaset ve Toplumsal Cinsiyet by Denizcan Kutlu
My rating: 5 of 5 stars



View all my reviews


[1] Rosenberg

[2] Coper-Smith

[3] Marwell ve Wells



Yorum Gönder

0 Yorumlar